22 Ocak 2008 Salı

Atatürk ve Ekonomi


Atatürk ve Ekonomi

Kurtuluş savaşından zaferle çıktıktan sonra yeni Türkiye nin liderleri , en başta Atatürk olmak üzere dikkatlerini en belirgin konulardan biri olan ekonominin üzerine çevirmişlerdir. Ülke nasıl kalkınacaktı?
devletcilik.blogspot.com
“Türkiye nasıl kalkınabilir, halkın refaha en kısa zamanda kavuşması için nasıl bir ekonomi politikası gütmelidir?” Bunu anlamak için de 4 Şubat 1923’de İzmir’de iktisat Kongresi toplanmıştır. Başkanlığını Kâzım Karabekir Paşa’nın yaptığı Kongre’yi Mustafa Kemal Paşa bir konuşmayla açmış ve ekonominin önemi, ekonomik kalkınma modeli ve bizde o zamana kadar izlenen ekonomi politikasının yanlışlığı üzerinde durmuştur. Atatürk’ün bu kongrede ve daha sonra başka yerlerde başka zamanlarda yaptığı konuşmalarda öne sürdüğü temel görüşler şunlardı:

EKONOMİNİN ÖNEMİ
“Ekonomi her şeydir; milletlerin, devletlerin yükseliş ve çöküş nedenleri iyice araştırılacak olursa, bunun en başta ekonomik nedenlere dayandığı görülür. Asrımız ekonomi (iktisat) asrıdır. Bu çağda ekonomiye gereken önemi mutlaka vermeliyiz. Kalkınmamızın, ilerlememizin temel şartı budur, iktisadi hayatı canlandırmaktır.

KILIÇ VE SABAN KARŞILAŞTIRMASI
Atatürk’e göre “fakir halkımızı zenginleştirmek, savaşta harabe haline gelmiş bulunan yurdumuzu mamur bir ülke haline getirmek için çok çalışacağız, üretken olacağız, tarım ve sanayie gereken önemi vereceğiz”. Atatürk, bu konuyu daha iyi açıklamak için, kılıç ve sabanı karşılaştırır. “Kılıç ve saban, bu iki fatihten birincisi ikincisine daima mağlup olmuştur” der. Çünkü, kılıç tutan el zamanla güçsüzleşir, saban tutan el ise güçlenir. Buna da, örnek olarak Kanada’yı gösterir. Kanada’ya İngilizler ve Fransızlar aynı zamanda gittiler, İngilizler sabana yapıştı; Fransızlar ise kılıca, fütuhata önem verdiler. Sonuçta kazanan, sabanın değerini iyi kavrayan, üretken İngilizler oldu ve Kanada’yı ele geçirdiler.

OSMANLILARIN YANLIŞ POLİTİKASI
Atatürk, bu önemli konuşmasının bir yerinde, sözü Osmanlı Devleti’ne, Osmanlı Devleti’nin fütuhat politikasına getirir. Sultanların şahsi ve keyfî istilâ hareketleriyle Anadolu’nun öz Türk olan nüfusunu erittiğini, ülkede pek az üretim yapıldığını, buna karşılık, lüks, israf ve gösteriş yüzünden devletin ekonomik ve mali temellerinin çöktüğünü söyler.

Atatürk, 1839 yılında başlayan Tanzimat döneminde ise yöneticilerin kalkınabilmek için o devirde moda olan batıdaki iktisadi liberalizmi ve sürekli borçlanmayı kendilerine örnek aldıklarını, bu politikanın ise, zamanla, kapitülasyon zincirlerini daha da sıkı hale getirdiğini ve Türkiye’yi çöküntüye, iflâsa sürüklediğini söyler. “Bu politika milli sanayimize ve el sanatlarımıza büyük darbeler indirdi” dedikten sonra “bize karşı yapılan rekabet gerçekten çok amansızdı, çok acımasızdı” diye ilâve eder.

İKTİSADİ ZAFERLER KAZANMAK
Atatürk açılan yeni dönemde Türkiye’nin artık cihangir bir devlet olmaya heves etmeyeceğini fakat, iktisadi bir devlet olmaya çalışacağını ve yeni devletin temellerinin süngünün dahi dayandığı iktisatla kurulacağını özenle belirtir. “Ordumuzun kazandığı zaferler ne kadar büyük olursa olsun, bunlar iktisadi zaferlerle tamamlanmadıkça eksik kalırlar” diyen Atatürk, toplumu iktisadi zaferler kazanmaya doğru yüreklendirir.

ÜLKEYİ ZENGİN YAPMA ÖZLEMİ
Atatürk İzmir İktisat Kongresinde yaptığı konuşmada, halk arasında yaygın olan “bir lokma bir hırka” görüşünü de eleştirir. O’na göre, böyle bir felsefeyi kabul etmemiz mümkün olamaz. Atatürk, fukaralığın bir fazilet olmadığını önemle vurguladıktan sonra, “Artık, biz fakirler memleketi değil, zenginler memleketi olacağız” der. Atatürk bir başka konuşmasında “Biraz parası olanlara da düşman olacak değiliz; bilâkis memleketimizde milyonerler yetişmesine çalışacağız” diyerek herkese zengin olmayı öğütler. Asırların oluşturduğu fakirlik çemberine derin bir isyanı ifade eden bu görüş, Fransa’da III. Cumhuriyet dönemi ünlü devlet adamlarından Guizot, J. Ferry, Thiers, Gambetta gibi burjuvazinin zengin olma felsefesini dile getiren politik görüşlerin bir yansıması, etkisi olarak da kabul edilebilir.

- Evet Amerika zengin olma hayalleriyle oraya göç eden insanların ve onların teşkilatlandırdığı ülkenin adıdır. O insanlar zengin olmak için , refah için ne gerekiyorsa ona göre kurumları ve devleti düzenlemişlerdir. Sonunda gerçekten ülke zenginleşmiş ve her alanda birinci sıralara yükselmişlerdir.

MİLLÎ EKONOMİ POLİTİKASI, TARIMA VE KÖYLÜYE ÖNCELİK TANINMASI
Yeni devletin milli ekonomi politikasının temel ilkelerini Atatürk şöyle özetliyordu: “Her şeyden önce tarıma ve çitfçiye önem verilecektir. Çünkü ülkemiz halkının büyük bölümü tarımla uğraşan köylülerdir. Ve köylü, bu yeni dönemde, efendimiz olacaktır. Bunun için köylüyü bir cendere gibi sıkan aşar vergisi kaldırılacaktır. Modern tarım metodları uygulanacak, köylüye gerekli olan destek kredisi Ziraat Bankası aracılığıyla sağlanacaktır. El sanatları ve,yerli sanayi teşvik edilecektir”. Bunun için 1927 yılında Sanayii Teşvik Kanunu çıkarılmıştır. Tarımda makinalaşmanın yararları üzerinde durulmuştur.

DEMİRYOLU POLİTİKASI
“Yurdu demir ağlarla örme politikası milli iktisat politikamızın temel direklerinden biri haline getirilecektir. Bunun için bir yandan yeni demiryolları inşasına hız verilirken, öte yandan, ecnebilerin işlettiği demiryolları satın alınacaktır. Milletleştirme politikası sadece demiryolları alanında değil yabancıların elinde bulunan elektrik, tramvay, havagazı, kömür, vs. işletmelerine de yazılacaktır.”

YABANCI SERMAYE
Ulusal ekonomiyi güçlendirecek bu önemli adımlar atılırken Atatürk yabancı sermaye konusuna da değinmiştir. Atatürk, Tanzimatçıların çoğu lüks için dışa borçlanma politikasına ve ecnebilere yurt kaynaklarının peşkeş çekilmesine karşı çıktıktan sonra şöyle demektedir: “Biz aslında yabancı sermayeye karşı değiliz. Memleketimizin kaynakları geniştir, gelsinler, eşit şartlarla iş yapalım. Ülkemizin kalkınmasında onların da bir payı olsun. Ama bu eskiden olduğu gibi tek taraflı olmayacak; her iki tarafın da eşit yararına olacaktır. Bunun için de ecnebi sermayesine gerekli her türlü güvenceleri vermeye hazırız.”

Bir milletin doğrudan doğruya hayatıyla, yükselmesiyle, çöküşü ile ilgi ve ilişkisi olan milletin ekonomisidir. Tarihin ve tecrübenin tespit ettiği bu hakikat, bizim milli hayatımızda ve milli tarihimiızde tamamen görünmektedir. Hakikaten Türk tarihi tetkik olunursa bütün yükseliş ve gerileme sebeplerinin bu iktisat meselesinden başka bir şey olmadığı anlaşılır... Yeni Türkiyemizi layik olduğu mertebeye yükseltebilmek için her halde ekonomiye birinci dercede önem vermek mecburiyetindeyiz. Zira siyasi, askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsun iktisadi başarılarla tamamlanmazlarsa kazanılan zaferler devam edemez, az zamanda söner. Bu itibarla en kuvetli ve parlak zaferimizin verebildiği ve daha verebileceği faydalı meyveleri tespit için ekonomimizin ve ekonomik hakimiyetimizin sağlanması, kuvvetlendirilmesi ve genşletilmesi lazımdır."

Atatürk bir konuşmasında ekonominin millet hayatı için önemini açıkladıktan sonra insan gücüne ve sermayeye olan ihtiyacımızın büyüklüğünü belirterek şöyle devam ediyor: "Binaenaleyh kanunlarımıza riayekar olmak şartiyle yabancı sermayelere lazım gelen teminatı vermeğe her zaman hazırız ve arzuya değer ki, onların serveti çalışmamıza ve servetimize eklensin. Bizim için ve onlar için faydalı neticeler versin, fakat eskisi gibi değil. Gerçekten geçmişte ve özellikle Tanzimat Devrinden sonra yabancı sermaye memlekette müstesna bir mevkie sahip oldu. Ve ilmi manasıyla denebilir ki, Devlet ve hükümet yabancı sermayesinin jandarmalığından başka birşey yapmamıştır. Artık her medeni devlet gibi, yeni Türkiye de buna razı olamaz. Burası esir ülkesi yapılamaz."

MİLLÎ TÜCCAR POLİTİKASI
Atatürk’e göre “halkımızın tüccar sınıfını zengin edebilmek için ticaretin hariç ellerde olmasını engelleyecek tedbirler alınacaktır. Ticaret ve kaynaklar, bizden olan tüccarların elinde olacaktır”. Bu sözler bir yandan eski dönemde çoğunluğu teşkil eden Müslüman Türk unsurunun fakir kalmasına, buna mukabil azınlık unsurlarının aşırı zenginleşmesine duyulan tepkiyi dile getirirken; öte yandan milli bir burjuvazinin yaratılmasında tüccar sınıfının önemini vurgulamaktadır. Atatürk, ticaret konusunda memleketi zengin yapacak olanın, ithalattan ziyade ihracat olduğunu özenle belirttikten sona; “ihracatın bizden olan tüccarların elinde” olması gerektiğini söyler. Bunun tam olarak yapılması için Türkiye nin her türlü üretime önem vermesi ve geliştirmesi gerekir : Birbirini çeşitliliği nedeniyle besleyecek olan bu üretim ve yatırımlar sonucunda hem eleman niteliği hem eğitim alanındaki gelişim sağlanacak. Sonucunda ülkenin gelişmesi ve kalkınması için ortaya çıkmış otomatik davranan ve gelişen oluşumlar misali ülke ilerleyecektir.

ATATÜRK’ÜN EKONOMİ POLİTİKASINA YÖNELTİLEN CAHİLCE ELEŞTİRİLER:
Bu eleştiriler teknolojiye ve her türlü sanayiye ve üretime önem veren Atatürk'e.. Bilim, Sanat ve Spor'a büyük önem vermiş , dünyadaki her türlü gelişimin bu ülkeye taşınmasını isteyen Atatürk e karşı yapılıyor. Tabi bu yazarların çarpık çurpuk fikirleri vardır dikkate alınmaya değmez o ayrı mesele.. Burada bu eleştirilerin ne kadar aptalca olduğunu vurgulamak doğrusudur. Bilim ve teknik alanda geride kalan , teknolojide geride kalan milletlerin ilerleme gösteremeyeceğini zaten Atatürk söylemiştir. O bütün yararlı şeyleri övdüğü gibi köylünün emeğini ve üretiminide övmüştür. Köylüyü övdü diye bu tarımı bütün herşeyin önünde tutuyor manasına, bunca fikrinden sonra nasıl ulaşılabilir. O zaman Türkiye de açlık o kadar ön plandaydı ki savaşlar buna neden olmuştur sonra tarım alanında iyi bir gelişme yoktu. Elbetteki başta karın doyurmak ve açlık sıkıntısını yenmek en büyük önceliktir. Buna birde Türkiyenin elinde bulundurduğu tarım ve üretim potansiyelini eklersek tarıma verilmesi gereken önemi vermemek salaklık olacaktır. Atatürk tarıma önem verirken teknolojik gelişmeyle ve sanayi ile tarımsal üretimin üzerine gitmesi onun güttüğü politikanın ve anlayışın en güzel örneğidir.

Atatürk döneminde nüfusun çok büyük çoğunluğu yüzde 80’i köylerde yaşıyordu. Onun için Atatürk bu sosyal tabana, köye ve köylüye verdiği önemi göstermek amacıyla “Köylü bu memleketin efendisidir” demişti.

Esasen bu dönemde Türkiye ekonomisi, genelde basit bir köy ekonomisi görünümündeydi. Pazar (piyasa) ekonomisi gelişmemişti. Yapılan ticaret de daha çok değiş-tokuş (trampa) niteliği taşıyordu. Köylü şehre getirdiği buğdayını, arpasını, pamuğunu vs. tüccara ve aracıya verip, karşılığında gaz, bez ve tuz v.s. alıyordu. Yani ekonomik hayat çok sınırlı bir dolaşım süreci içindeydi.

ATATÜRK' ün İZLEDİĞİ DEVLETÇİLİK POLİTİKASI ve LİBERAL ANLAYIŞI
Devletçiliği, Atatürk ve arkadaşları kısaca “ferdin yapamayacağı işleri devlet yapar” şeklinde tanımlamışlar. Burdanda anlaşıldığı gibi ferdin yaptığına, kişisel girişime öncelik vardır ama yapamayacağı iş olursa devlet hemen yardım etmeli veya işi eline almalıdır.

ATATÜRK DEMİŞTİR Kİ:
Devletçiliğin bizce anlamı şudur: Kişilerin özel teşebbüslerini ve şahsi faaliyetlerini esas tutmak ,fakat büyük bir milletin ve geniş bir memleketin ihtiyaçlarını ve çok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket ekonomisini devletin eline almak.(1936)

Prensip olarak, Devlet ferdin yerine geçmemelidir.Fakat ferdin gelişmesi için şartları göz önünde bulundurmalıdır.(1930)

Kesin zaruret olmadıkça, piyasalara karışılmaz; bununla beraber hiçbir piyasa da başıboş değildir.(1937)

Devletçilik ilkesi özel girişimciliği yadsımaz, özel teşebbüsü reddetmez. Tam aksine teşvik eder, yardım eder. Tüm üretim araçlarının devlet elinde toplanmasını öngörmez. İyelik, mülkiyet haklarına saygılıdır, fakat iyelik hakkının toplumun,ulusun yararına aykırı biçimde kullanılmasına da izin vermez. Atatürkçülükte katı bir devletçilik anlayışı yoktur. Atatürkçülük özde “karma ekonomiyi” benimser. Üretimin arttırılabilmesi için “ Devlet ve özel teşebbüsün birbirine karşı değil , birbirinin tamamlayıcısı” olması gerektiği benimsenmelidir.
Atatürk dıştan ekonomik model dayatılmasına karşıdır.

Paul E. Sigmund’un belirttiği gibi toplumsal ve ekonomik bir devrim içinde gelişmekte olan ülkelere yön verecek düşünce sistemi kapitalist ya da Marksist düşünce sistemi değildir. Onların benimsediği düşünce sistemi daha çok Atatürk’ün düşünce sistemine benzemektedir. Çünkü aslında “ulusal kültüre ve ülkenin özelliklerine dayanan bir kalkınma ve sanayileşme” düşünce sistemidir.

Atatürk devletçiliği şöyle anlatmaktadır: “Bizde devletçilik, bazılarının sandığı gibi, sosyalist teorilerden ilham alınarak kurulmamıştır. Yani bizim devletçiliğimiz bir sosyalist ekonomi düzeni değildir; ama devletçilik, katı ve sınır tanımaz kapitalist bir sistem de değildir. Devletçilik modelemiz Türkiye’nin koşullarından, öz ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye’ye has bir sistemdir”. Ekonomi politikasında buna üçüncü yol, yahut karma ekonomi modeli de denilebilirdi. Evet izlenen politika özel girişimlere destek veren ve kişiyi ön plana çıkaran liberal bir politikadır ama kapitalist bir sistem değildir yani sınır tanımaz liberal-kapitalist değildir.
Liberal düzen özgürlükçü ve herşeye saygılı olduğu için, çok geniş kapsamlı ve her düşünceyi barındırabilecek yapısından ötürü diğer düşüncelerin doğmasına izin vermiştir, ona karşı olan düşüncelerin hepsi onun sayesinde ortaya çıkmıştır. Yaratıcı ve isyankar gibi örnek olarak, veya anne-baba ve hayırsız evlat gibi..
devletcilik.blogspot.com
Liberal görüş ve bu kelime özelliğinden ötürü yanına ek bir kelime getirilerek yeni bir görüş oluşturulabilir. Bu sebeple liberal kavramı farklı ve yanlış anlayışlara sebep olmaktadır. Bunları bazı hassas konulara değinmek ve bu kavramın niteliği üzerinde durmak için söylemek gerekiyor böylece değeri ve anlam yelpazesi daha iyi anlaşılacaktır. Sosyalizm ve kapitalizm bazı kişilerin diğerlerini sömürmesidir. Kapitalizm sadece halkı sömürmekle kalmaz elinden gelirse diğer ülkeleride sömürür. Liberal anlayıştaki uygulama ise herşeyi yap , elinden geleni yap özgürsün modeli değildir aslına bakarsak; çünkü adındanda anlaşılacağı üzere liberalizm-özgürlükçü sistem diğer insanlara ve toplumlara saygılı olmalıdır aksi takdirde özgürlüğün diğer tarafı zedelenecektir. Aslında liberalizmin ekonomik modelinin adı kapitalizm olmuş oluyor. Amerika ve Avrupa ülkeleri aynı zamanda Japonya'daki başarısı sistemin yaşama gücünü göstermekle kalmayarak son yıllarda doğu bloğu ülkelerini de etkilemiş ve komünizmin sonunu hazırlamıştır. Dünyanın en gelişmiş ve birdenbire gelişmiş ülkelerine baktığımız zaman bu model akla yatkın gelebilir ;fakat şunu unutmamak gerekir o ülkelerin kendi içinde uygulamaları vardır yani kapital ekonomi adı altında, fakat farklı nitelikte içerikle beslenmektedir. Ulusalcıdırlar temelde. Peki bu uygulama her ülkede aynı sonucu verir mi? Bu uygulama kapitalizm gelişmiş ve gücünü kanıtlamış ülkelere yarar sağlıyacaktır; çünkü aradaki engel kaldırıldığı zaman büyük balık küçük balığı yiyecektir. Aynı zamanda elinde çok imkan olan az imkanı bulunanı sömürecektir. Bu modellerin sınırsız bir plan izlemesi kendi sonunu hazırlamaktadır görüldüğü gibi. Çoğu kişi onu potansiyel düşman olarak görür. Bu şeytanın insana bakışıdır. Halbuki özgürlük, liberalizm en temel gerçeklerdir. Bu sebeple Kapitalizmde adam olacaktır, evet belki büyük acılardan sonra ama oraya gelindi zaten. Bunun hatları karma ekonomik model denilerek çizilmekte ve Atatürk'ün Türkiye için düşündüğü modelde budur haliyle. Bu karma model ise şartlara ve ülkeye göre şekil değiştirebilir.

Sosyalizmi için, işçi sınıfını diğerleri ile aynı seviyeye getirecek bir oluşum olarak görürler halbuki bunun gerçekliği diğerlerini işçi sınıfının seviyesine çekme gerçekliğidir ve ülkenin baş kısmı kesilmiştir. Halbuki sömürüye karşı olarak halkın kurtuluşu Fransız ihtilali ve Amerika halkının verdiği savaşlarda liberalizm anlayışının etkisiyle olmuştur. O zamanlardan başlamıştır dünyanın gelişmesi..diktatörlük rejimlerinin yıkılması, krallıkların sona ermesi... Osmanlının çöküşünde, Türkiyedeki jön Türkler ve en başta Atatürk olmak üzere bu düşüncelerin sağladığı eğitimde yetişmiş Osmanlı Devletindeki Türk aydınlarıdır. Onlar gibiler Uluslarının bağımsızlık ve özgürlük meşalelerini yakmışlardır. Yine farklı coğrafyalarda ortaya çıkma ve yaşama şansı bulmuş devrimci düşüncelerde yine liberal sistemin sağladığı olanaklardan faydalanarak ve onun etkisiyle oluşmuştur.

Liberalizm doğal hayata ve doğa düzenine benzemektedir, bu sebeple ona sürekli başvurulmalıdır. İnsanın doğadaki diğer canlılardan ayrılan özelliği ise diğerlerini de düşünebilmesi ; yardımlaşma metodu ile gelişmesi ve kendi doğasını bulmasıdır. Gelecek yıllarda bunuda başarmış Uluslar yükselme gösterecektir.

Kapitalizm Amerika, Japonya ve Avrupa ya da gelişmiş ülkeler demektir. Sosyalizm parçalanan ülkeler demektir. Atatürkçülük ise o gelişmiş ülkelerin dahi yanlışlarını yenecek ideoloji demektir. Bu sebeple Atatürk ün çizdiği kurallarla yola çıkmak gerekir. Basmakalıp, kabaca bir ideoloji düzgün bir sistem oluşturamaz bu sebeple liberalizmi işleyerek sunmak gerekir. Çünkü o sadece işlenmesi gereken bir hammaddedir.


yararlandığım kaynaklar:
atam.gov.tr
tr.wikipedia.org/wiki/Liberalizm
tsk.mil.tr/anitkabir/devlet.html
ataturkiye.com/ilkeleri/devletcilik.html
atamizindeyiz.net